|
KİTABIN ÖZETİ
Yerleşmiş katı inançlardan, kurumlardan kopmuş, başkaldıran bir
kişi, yepyeni değerler peşinde koşan, yalnız, bıkmabilmez bir arayıcı
olan Alman yazar Hermann Hesse, 1946 Nobel Edebiyat ödülü aldığı
Siddhartha adlı romanında, tüm dinlerde, insanların benimsediği
tüm inanış biçimlerinde ortak olan yanı, tüm ulusal ayrımları aşan,
tüm ırkların, tüm bireylerin benimseyebileceği şeyi yakalamaya çalışmıştır.
Brahmin'in oğlu Siddhartha, başka bir din adamının oğlu Govinda'yla
birlikte büyüdü. Siddhartha, babasından birşeyler öğreniyor ve bilge
kişilerin konuşmalarına katılıyordu, onlardan düşünme, düşüncede
yoğunlaşma sanatını öğreniyor ve bu konular üzerine Govinda'yla
tartışıyordu. Sessizce Om çekmeyi çoktan öğrenmişti. Atman'ı, yıkılmaz
evrenle bir olan Atman'ı, varlığının derinliklerinde duymayı da
biliyordu.'
Bu akıllı, bilgiye susamış oğul, babasını çok mutlu ediyordu; büyüdüğünde
önemli bir bilge, bir rahip, Brahminler arasında bir prens olacaktı
oğlu. Arkadaşı Govinda herkesten çok seviyordu onu.Herkes Siddhartha'yı
seviyordu, herkese sevinç veriyor, mutlu kılıyordu herkesi O.
Oysa Siddhartha mutlu değildi, kendisi sevinç duymuyordu. Huzursuzluğun
içinde filizlendiğini duyuyordu. Babasının, anasının, arkadaşı Govinda'nın
sevgilerinin bile kendisini mutlu kılamıyacağını, ona huzur veremeyeceğini,
yetemeyeceğini, onu doyuramayacağını sezmeye başlamıştı. Değerli
babasıyla öteki öğretmenlerinin, bilge Brahminlerin bütün bilgilerini,
en iyi bilgilerini kendisine aktardıklarını, hepsini olduğu gibi
kendisinde aç bekleyen o dağarcığa döktüklerini biliyordu; gene
de dağarcığın dolduğundan, aklının doyuma ulaştığından, ruhunun
huzura erdiğinden, yüreğinin tek duracağından kuşkuluydu. İnsanın
Benlik'inden, özünden, herkesin içinde taşıdığı ölümsüzlükten başka
nerede olabilirdi Atman? Bu benlik, bu öz, neredeydi? Et ya da kemik,
düşünce ya da bilinç olamazdı bu! En bilge kişiler böyle sanıyorlardı
oysa. Neredeydi öyleyse? Kendine, Atman'a yaklaşmaya çalışmak-denenmeye
değer başka bir yol var mıydı? Kimse göstermiyordu bu yolu, kimse
bilmiyordu- ne babası, ne öğretmenleri, ne bilge kişiler, ne de
kutsal ezgiler. Birçok değerli Brahmin tanıyordu, en çok da, kutsal,
bilgili, saygıdeğer babasını. Beğenilecek bir insandı babası; ölçülüydü,
soyluydu. İyi bir yaşam sürüyordu; sözleri bilgelik doluydu, ince
soylu düşünceleri vardı. Böylesine çok şey bilen babası mutluluk
içinde miydi, huzurlu muydu? O da hiç durmadan arayan biri, doymak
bilmeyen bir insan değil miydi? Atman yok muydu içinde? Kaynağı
kendi yüreğinde bulamıyor muydu? İnsan kendi içinde bulabilmeliydi
kaynağı, kendisi sahibolmalıydı ona. Bunun dışında herşey bir arayıştı,
bir sapma, bir yanlıştı. Bunlardı işte Siddhartha'nın düşündükleri;
susuzluğu, acısı buydu onun.
Bir gün Siddhartha'nın oturduğu kentten bazı Samanalar geçti. Başıboş
dolaşan bu asetikler zayıf, yıpranmış üç kişiydiler; ne gençtiler,
ne yaşlı; omuzları toz, kan içindeydi; nerdeyse çırılçıplaktılar;
güneşte kavrulmuş, yalnız, yabanıl, düşman görünüşlü kişilerdi,
insanların pırıl pırıl dünyasında yaşayan bir deri bir kemik çakallardı
bunlar. Çevrelerinde, sessiz bir tutkululuk, bitirici bir çalışma,
kendine acımayı bilmeme havası vardı. Siddhartha, Samanalara katılma
fikrini önce arkadaşına sonra da babasına bildirdi. Önce karşı çıkmasına
rağmen, Siddhartha'nın kararlılığı karşısında babası izin vermek
zorunda kaldı, arkadaşı Govinda da Siddhartha'ya katıldı. O gün
akşama doğru Samanalar'a yetiştiler, aralarına katılma isteklerini,
bağlılıklarını bildirdiler ve kabul edildiler. Sıradan insanların,
ilgilendikleri, değer verdikleri olaylar, kavramlar, bunların hiçbirisi
dönüp bakmaya bile değmezdi; herşey yalandı, yalan kokuyordu; duyuların,
mutluluğun, güzelliğin yanılsamalarıydı bunların hepsi. Herşey çürüyecekti,
buruk bir tadı vardı dünyanın, yaşam acılarla doluydu.
Siddhartha'nın tek bir amacı vardı artık;boşalmak, susuzluktan,
tutkulardan, düşlerden, zevkten ve üzüntülerden arınmak. Benlik'ini
öldürmek. Ben olmaktan çıkmak; arınmış bir yüreğin dinginliğini
tatmak, salt düşünceye ermek, buydu onun amacı. Benlik bütünüyle
ele geçirilip öldürüldü mü bir kez, tüm tutkular, tüm arzular susacaktı;
işte o zaman en son şey, Varlık'ın artık Ben olmayan iç özü-o büyük
sır- uyanacaktı!
Samanalar'ın en yaşlısı, benliğini yadsımayı Samanalar'ın kurallarına
göre düşüncede yoğunlaşmayı öğretiyordu. Siddhartha Samanalar'dan,
oruç tutmayı, düşünmeyi ve beklemeyi (sabretmeyi) öğrendi. Üç yıldır
Samanalar'la birlikte yaşamak ve bu süre zarfında onlardan öğrendikleri
de yetmemişti. Tam bu sırada çeşitli yerlerden bir söylenti, bir
bildiri geldi kulaklarına. Gotama denen aydın bir kişi çıkmıştı
ortaya: Buddha. Bu kişi kendi içinde dünyanın acılarını yenmiş,
yeniden doğuş çevrimini durdurmuştu. Çevresinde izleyicileriyle
dolaşan malsız, mülksüz, evsiz, karısı olmayan, başı yukarda dolaşan,
ermiş bir adam; ülkeyi baştan başa dolaşıp vaaz veriyordu; Brahminler'le
prensler onun önünde boyun eğiyor, öğrencileri oluyorladı.
Bu bildiri, bu söylenti, bu öykü şurda burda duyuluyor, yayılıyordu.
Kentte Brahminler, ormanda Samanalar bundan söz ediyorlardı hep.
Buddha adı bazen iyi, bazen kötü denerek, bazen övgülerle, bazen
aşağılamalarla hiç durmadan kulaklarına geliyordu geçlerin. İnananlar
onun büyük bir bilgiye sahip olduğunu söylüyorlardı;O, önceki yaşamları
anımsıyordu, Nirvana'ya ermişti, çevrime hiç kaptırmamıştı kendini,
biçimlerin o dertli ırmağına düşmüyordu artık. Onun hakkında birçok
olağanüstü, inanılmaz şey söyleniyordu, Tanrılarla konuşmuştu. Öte
yandan düşmanlarıyla ona inanmayanlar da bu Gotama'nın başıboş bir
dolandırıcı olduğunu söylüyorlardı;günlerini zevk içinde geçiriyor,
kurbanları aşağılıyordu; bilgelikten uzaktı; ne dualardan ne de
bedenini öldürmekten haberi var onun diyorlardı.
Buddha hakkındaki bu söylentiler çok ilginçti;büyüleyici bir yanı
vardı duyulanların. Dünya hastaydı, yaşam zordu ve işte yeni bir
umut belirmişti. Yepyeni, rahatlatıcı, yumuşak, güzel umutlarla
dolu bir haberci vardı ortada. Her yerde Buddha hakkında söylentiler
dolaşıyordu. Hindistan'ın dört bir yanındaki gençler bunları dinliyor,
kendilerini bekleyiş, umut içinde buluyorlardı. Ondan haber getiren
her hacı, her haberci sevinçle karşılanıyordu.
Söylentiler ormandaki Samanalara, Siddhartha'ya, Govinda'ya dek,
parça parça ulaştı. Samanaların en yaşlısı hoşlanmadığından pek
sözü edilmiyordu bu söylentilerin. Büyük Samana, Buddha denen bu
kişinin eskiden bir asetik olduğunu, ormanda yaşadığını, sonra zevke,
safaya ve dünya zevklerine döndüğünü duymuştu ve Gotama'ya hiç inanmıyordu.
Govinda, bu eksiksiz kişinin öğrettiklerini kendi ağzından dinlemek
ve yeni bir yola atılmak istediğini Siddhartha'ya söyledi. Siddhartha'nın,
artık Samanaların yolundan gitmek istememesine rağmen, Buddha'nın
da öğrettiklerini dinleme isteği yoktu. Çünkü öğretilere, bilgilere
artık inanmıyordu, öğretmenlerden kendisine gelecek şeylere inancını
hemen hemen yitirmişti. Gene de, bu yeni öğretiyi de dinlemeye hazır
olduğunu; yüreğinde öğretilerin en iyi meyvalarını artık tattığı
inancı olsa da, bu yeni teklifi kabul ettiğini arkadaşına söyledi.Aynı
gün Siddhartha en yaşlı Samana'ya onlardan ayrılmak istediklerini,
gençlere, öğrencilere yaraşır bir incelik ve alçak gönüllülükle
söyledi. Oysa yaşlı adam her iki gencin de kendisinden ayrılmak
istemelerine kızmış, sesini yükseltip adamakıllı azarlamıştı onları.
Siddhartha, yaşlı Samana'nın yanında, başı dimdik, öylece durdu,
gözlerini onun gözlerine dikti, bakışlarıyla onu yakaladı, uyuşturdu,
susturdu, istemini yendi, sessizce kendi istemini kabul ettirdi
ona. Yaşlı adam sustu, gözleri donakaldı, istemi yıkıldı, kolları
yana sarktı, Siddhartha'nın büyüsü altında güçsüzleşti. Siddhartha'nın
düşünceleri yaşlı adamın düşüncelerine egemen oldu; yaşlı adam onun
buyurduklarından başka bir şey yapamazdı artık. Böylece yaşlı adam
birkaç kez eğildi, onları kutladı, kekeleyerek iyi yolculuklar diledi.
Gençler iyi dileklerle teşekkür ettiler; eğilerek selamına karşılık
verip yanından ayrıldılar.
Siddhartha ve Govinda, Savathi kentinde Jetavana korusunda, Buddha'yı
buldular. Govinda, Buddha'nın öğretilerinden hemen etkilenerek ona
katıldı. Oysa Siddhartha Buddha'ya şunları söyledi; " Sizin
Buddha olmadığınız, binlerce Brahmin'in, Brahmin oğlunun ulaşmaya
çabaladığı en yüce ereğe ulaşmadığınız bir an bile geçmedi aklımdan.
Bunu kendi arayışınızla kendi yolunuzda, düşüncede yoğunlaşmayla,
bilgiyle, aydınlanmayla yaptınız. Öğretilerden hiçbir şey öğrenmediniz;
ben öyle düşünüyorum ki Ey Yüce Kişi öğretilerle kimse kurtuluşa
eremez. Ey Yüce İnsan, aydınlanma anında size neler olduğunu sözlerle
ya da öğretilerle anlatamazsınız kimseye. Aydın Buddha'nın öğretileri
çok şeyi içeriyor, çok şeyi, dürüst yaşamayı, kötülükten kaçınmayı
öğretiyor. Ama bu açık, değerli öğretinin içermediği bir tek şey
var: onda Yüce Kişi'nin kendi yaşadıklarının- yüzbinlerce kişi içinde
yalnız onun yaşadıklarının gizi yok. Sizin öğretilerinizi dinlediğim
zaman bunu düşünüp bunu anladım. İşte bunun için gideceğim kendi
yoluma; daha başka, daha iyi bir öğreti aramak için değil; çünkü
biliyorum ki yok böylesi; tüm öğretileri, bütün öğretmenleri bırakıp
kendi ereğime yalnız başıma ulaşmak - ya da ölmek - için. Şu var
ki bu günü, gözlerimin gerçekten ermiş bir insan gördüğü şu anı
hep anımsayacağım, ey Yüce İnsan. Size katılanların, hepsinin öğretileri
izlemesidir dileğim. Ereklerine ulaşmalarını dilerim. Başka bir
yaşamı yargılamak bana düşmez. Ben kendi yaşamımı yargılamalıyım.
Ben, benimden kurtulmaya çalışıyorum. Ey Yüce İnsan, ben sizin izleyicilerinizden
biri olsaydım, korkarım bu ancak yüzeyde böyle olacaktı; huzurluyum,
kurtuluşa erdim diye kandıracaktım kendimi, oysa aslında Ben'im
yaşamaya, büyümeye devam edecekti; çünkü Ben'im sizin öğretilerinize,
size, keşişler topluluğuna olan bağlılığıma ve sevgime dönüşecekti."
Bunun üzerine; Buddha yarı gülümseyerek, gölgesiz bir açıklıkla,
dostlukla, gözlerini kırpmadan baktı yabancıya; sonra belli belirsiz
bir hareketle ona gitmesini işaret etti ve son olarak; " Akıllısın
ey Samana, akıllıca konuşmayı biliyorsun. Gereğinden fazla akıllı
olmamaya dikkat et." dedi. Buddha uzaklaşıp gitti; bakışı,
kırık gülümseyişi Siddhartha'nın anısına çakıldı kaldı.
Kimsenin böyle bakıp güldüğünü, böyle oturup böyle düşündüğünü görmedim
diye düşündü Siddhartha. Ben de böyle bakıp gülebilmek, böyle oturup
yürüyebilmek isterdim; böylesine özgür, böylesine değerli, böylesine
ölçülü, böylesine içten, böylesine çocukça ve gizemli. İnsan ancak
Ben'ini yendikten sonra böyle bakıp böyle yürüyebilir. Ben de yeneceğim
Ben'imi diyerek kendine söz verdi.
Şimdiye dek önünde gözlerimi yere indirdiğim tek insan tanıdım,
diye düşündü. Başka kimsenin önünde yere indirmeyeceğim bakışlarımı.
Başka kimsenin öğretisi çekmeyecek beni; Buddha'nınki çekemedikten
sonra dedi Siddhartha.
Buddha bende olan herşeyi aldı diye düşündü. Beni soydu; gene de
çok daha değerli birşey verdi bana. Eskiden beri bana inanan dostumu
(Govinda'yı) aldı benden; şimdi ona inanıyor o dostum; benim gölgemdi
o; şimdiyse O'nun Gotama'nın gölgesi oldu. Ama SİDDHARTHA'YI bana
verdi, kendimi verdi. Bu düşünceler içerisindeki Siddhartha bundan
sonraki yaşamını, sıradan, normal insanlar gibi yaşamaya, hayatı
olduğu gibi kabul etmeye, her türlü öğretinin, sıradan bir yaşam
içinde saklı olduğuna inanarak sürdürmeye karar verdi. Bu yaşamıyla
Ben'ini yenerek, gerçek bir aydın kişi,ermiş kişi olmayı başardı.
|