|
emrini verdi. Sonra neden gerek gördü bilmem, ilâve etti: "Fuat
Efendi, Müşir şehit Mehmet Ali Paşa'nın torunudur. Dedem Mehmet
Ali Paşa, 93 Savaşı'nda (1877-1878) Tuna Orduları Başkumandanı'yken
şehit düşmüştü".
İçimde tatlı bir heyecan vardı. Düşlerim gerçekleşmiş, ben de dedem,
babam, eniştelerim ve ağabeyim gibi asker olmuştum. Bu uğurda sarf
ettiğim çabalar boşa gitmemişti. Albay İbrahim Bey'in odasından
çıkarken heyecandan az daha selâm vermeyi unutuyordum. Nöbetçi subayı
önde, ben arkasında okulun koridorlarını geçtik. O zamanlar, öğrencilerin
hafta tatilleri perşembe günleri öğleden sonra başlar, cuma akşamı
sona ererdi. Bugün de cuma olduğu için öğrenciler gruplar halinde
şen şakrak okula dönüyorlardı. Aralarında Erzincan Rüştiyesi'nden
tanıdığım bazı simalar da vardı.
Kendi odasına geldiğimiz zaman nöbetçi subayı hademelerden birine:
Birinci sınıfın birinci kısım çavuşu Mustafa Efendi buraya gelsin.
Emrini verdi. Sonra bana döndü :
Mustafa Efendi, sizden birkaç ay önce Manastır Askeri İdadisi'nden
geldi. Çalışkan, iyi huylu ve zeki bir çocuktur. Onunla iyi anlaş.
Kısa bir süre sonra içeriye on yedi, on sekiz yaşlarında; sarı
saçlı, parlak mavi gözlü, sarı bıyıklı, pembe yanaklı, zayıfça bir
çocuk girdi. Giydiği şık Harbiyeli elbisesini düzgün bedenine pek
yakıştırmıştı. Vakurdu. Nöbetçi subayını selamladı:
Emredin efendim.
Senin takımının birinci mangasına, sınavla Harbiye'ye kabul
edilen Salacaklı Ali Fuat Efendi'nin kaydını yaptık. Alıp gidin.
Kendine ne şekilde hareket etmesi gerektiğini güzelce anlatın. Askeri
İdadi'den gelmediğini de dikkate alın.
Sarı saçlı, sarı burma bıyıklı genç Harbiyeli ayaklarını birbirine
vurdu.
Emredersiniz efendim, baş üstüne efendim.
Sonra bana döndü. Gayet nazik bir tavırla:
Buyurun arkadaş. dedi, Gidelim.
İkimiz kapıdan birlikte çıktık. Yan yana yürüyorduk. Fakat kolundaki
üçü kırmızı ve biri sarı olan şeridi fark edince duruladım. Askerlikte
kıdem ve rütbe esastı.
Siz önden geçin çavuşum, ben sizi takip edeyim.
Bu hitabımdan memnun oldu. O önde, ben arkada Dahiliye'den çıktık.
İşte, Türk tarihine şan ve şeref veren aziz ve rahmetli arkadaşım
Mustafa Kemal'i böyle tanımıştım. Üzerinden altmış küsur yıl geçmiş
olmasına rağmen, o cuma akşamını hâlâ ve bütün heyecanı ile hatırlarım...
Mustafa Kemal, İstanbul'a gelerek 13 Mart 1899'da Pangaltı'daki
Harp Okulu'na kaydoldu. İki ay içinde kendisini tanıtarak sınıfının
çavuşu oldu.
Şimdi hatıralarıma başladığım yere, Harp Okulu'na dönüyorum. Okula
başladığım o cuma akşamını hiç unutmam. Mustafa Kemal önde, ben
arkada dahiliyeden çıktık. Okulun asıl koridorundan geçerken koluma
girdi:
Önce yatakhaneye çıkalım, size yatacağınız yeri göstereyim. Sonra
dershaneye gideriz.
Yatakhanemiz, üst katta Boğaz'a bakan cephenin ortasındaydı. Burasını
beğendim. Birinci katta cephesi Nişantaşı istikametinde olan dershanemiz
ise, önünde aristokrat daireleri olduğu için içeriye az ışık nüfuz
edebiliyordu. Bu yüzden salona "Karanlık Dershane" adı
verilmişti. Mustafa Kemal:
Dershanemiz karanlık, fakat bizim yüreklerimiz aydınlıktır.
Dedi ve hangi okuldan geldiğimi sordu. Moda'daki Fransız Sen Josef
Lisesi'nde okuduğumu söyledim. Sustu, bir şey daha sormak istediğini,
fakat çekindiğini anladım.
Galiba, daha başka şeyler de öğrenmek istiyorsunuz.
Kararsızlığı geçmişti.
Askeri İdadi derslerinin sınavlarını verdiniz mi ?
Hepsinden sınava girdim. Yalnız hesap, geometri ve cebir gibi dersleri
Sen Josef'te Fransızca okuduğum için bunlara ait soruların yanıtlarını
Fransızca olarak vermek istediğimi söyledim. Sınav Kurulu ricamı
kabul etti.
Birden elimi sıktı.
Çok iyi, çok iyi, birbirimize yardımcı olacağız. Merak ettiğim
bazı Fransızca eserleri okumak için sık sık sözlüğe müracaat ediyorum.
Bundan sonra sizden yararlanmaya çalışacağım.
Bu sırada çavuş işaretinin üzerindeki sarı şerit dikkatimi çekti.
Neye delalet ettiğini sordum. Meğer Fransızca sınavına girmiş, başarı
kazanmış, ondan dolayı bu şeridi de ilave etmişler. O zamanlar Türk
okullarında yabancı dil öğrenimi kolay değildi. Kendi kendisine
çalıştığı ve büyük çaba gösterdiği kesindi: Toplamı yedi yüz elli
kişiyi bulan birinci sınıfta, kendisi gibi dil bilenlerin sayısının
parmakla sayılacak kadar az olduğunu söyledi. Sonra:
Ailenizde asker var mı?
Diye bir soru sordu:
Ailemizin bütün erkekleri askerdir.
Yanıtını verdim. Memnun oldu. Biz konuşmaya devam ederken arkadan:
Fuat, Fuat!
Diye birisinin bağırdığını duydum. Başımı çevirdim, Mehmet Ali ağabeyim
bize doğru geliyordu. Kendisine sınıfımızın çavuşunu tanıttım. El
sıkıştılar. Okulun üçüncü sınıfında olan ağabeyim:
Mustafa Kemal Efendi'yi gıyaben tanıyorum, dedi.
Manastır'dan gelen arkadaşlar çok övgüde bulundular.
Yeni arkadaşım, övülmekten utanıyormuş gibi başını hafifçe önüne
eğdi ve öylece teşekkür etti.
"Kısım Çavuşu" Mustafa Kemal, kısımda önce "Sınıf
Başçavuşu" Ispartalı Faik ve Ömer Abdülkadir Yanya ile birlikte
birinci sırada oturuyordu. Sonra yanlarına Ali Fuat'ı da alarak
dört samimi arkadaş birlikte oturmaya başladılar. Ali Fuat Cebesoy,
bunu şöyle anlatıyor:
"Ertesi günü derslere başladım. Birinci sıranın baş tarafında
Başçavuşumuz Ispartalı Faik oturuyordu. Bu öğrenci, Bursa Askerî
İdadisi'nin birincisiydi. Zeki ve bilgili bir gençti. Ne yazık ki,
son sınıfta bir kazaya uğradı ve askerlikten ayrılmak zorunda kaldı.
Ispartalı Faik'in yanında Mustafa Kemal ve Ömer Abdülkadir Yanya
vardı. Bu kişi, Birinci Dünya Savaşı'nda Sadrazam Talat Paşa'nın
yaverliğini yapmıştır. Ben yeni geldiğim için arka sıralardaydım.
Fakat birkaç gün sonra durum değişti. Mustafa Kemal, Ispartalı Faik
ile konuşmuş:
Salacaklı Fuat'ı bizim sıraya alalım.
Demiş, Ispartalı da bu öneriyi iyi karşılamış olacak ki, öğle yemeğinde
yanıma gelen Mustafa Kemal:
Bizimle beraber oturmak ister misiniz?
Diye sordu. Çok memnun oldum.
Siz nasıl emrederseniz, çavuşum.
Yanıtını verdim. Öğleden sonra birinci sıraya geçtim. Şimdi sağımda
Mustafa Kemal, solumda Ömer Abdülkadir Yanya vardı. Dördümüz de
iyi anlaşmıştık."
|